Cuma, Aralık 15

Elif Şafak: Kelimelerin de insanlar gibi ömrü vardır

  • Mahrem olan ne?

Mahremin tanımının ne olduğu insandan insana değişiyor. Herkes için farklı bir anlamı olabileceği gibi, aynı insan hayatının farklı dönemlerinde farklı mahremiyetler tanımlayabilir. Önemli olan şu: Mahrem kendimize saklamak istediğimiz, gözlerden korumak istediğimiz alandır. Bu yasak bir ilişki, bir sır, ya da sadece bir ruh hali olabilir.. ya da bambaşka bir şey. Önemli olan onu gözlerden ırak tutmak istememiz.

  • Romanlarınızda mistik öğeler görüyoruz. Dilinizi ağır bulanlar da var. Yeni kelimelerle eskiyi bir potada eritiyorsunuz. Genç yaşta ağır bir dil kullanmanız paradoks değil mi?

Dil konusunda Türkiye’de son derece katı önyargılar olduğunu düşünüyorum. Bizde şöyle bir eğilim var. Diyelim aynı anlamı karşılayan iki kelime var. Biri daha eski, biri daha yeni. Mesela, “ihtimal” kelimesi ile “olasılık” kelimesi. Türkiye’de insanlar bu iki kelimeye bakıp, hemen hangisini eleyelim diye düşünüyorlar ve kendilerini hangi kesime ait görüyorlarsa, ona göre, bu kelimelerden birini atıp, birini kullanıyorlar.

Yani bir tarafta kendini tamamıyla Batıya ve Batılılaşmaya adamış bir kesim var. Bunlar geçmişini bilmiyor, bilme gereği duymuyor, araştırmıyor, önemsemiyor. Öteki tarafta da bu kesime tepki duyarak gelişen bir kesim daha var. Bunlar da geçmişi göklere çıkartıyor ve Osmanlı’nın her şeyini savunmaya kalkıyor. Bu zıt gibi görünen kesimler aslında birbirinden hiç de farklı değil.

Çünkü “batıcılar” da “gelenekçiler” de geçmişi tek bir renge, tek bir özelliğe indirgiyor. Her iki taraf da geçmişin ne denli çok yönlü, çok sıfatlı olabileceğini görmek istemiyor. Aslında aynı şeyi yapıyorlar. İki kesim de eleştirel bir gözden yoksun. Bence bunların dışında üçüncü bir yol olmalı. İnsan içinden geldiği geleneği bilmeli ve onunla yetinmeyip, onu dönüştürmeli.

Ben kelimelerin de tıpkı insanlar gibi bir ömürleri olduğuna inanıyorum. Ve kelimelerin ecelleriyle ölmeleri gerektiğini savunuyorum. Yani “ihtimal” kelimesi yaşamaya devam ediyorsa, miadını doldurmamışsa, bırakalım yaşasın. Zorla kafasına vura vura bir kelimeyi ortadan kaldırmak, dilin akışkanlığını bozar. En kötüsü kuşaklar arası süreklilik kalmaz. İnsanlar birbirlerinin dilini anlamaz.

Ama öte yandan “olasılık” kelimesi de yaşıyorsa, o da yaşasın. Duruma gore bazen bu kelimelerden biri uygun düşer, bazen öbürü. Tabii, bir de şu var. Eğer bir kelime ölmüşse, artık yaşamıyorsa, onu zorla diriltmeye çalışmak da doğru değil. O yüzden inatla Osmanlıca kelime kullananların da doğru yaptığını düşünmüyorum. Bence önemli olan akışkanlık, süreklilik. Bu bir toplumun daha sağlıklı ilerleyebilmesini sağlar.

Ben dil konusunda son derece esneğim. Benim için önemli olan hikayenin kendisi. Bence her hikaye kendi dilini getirir beraberinde. Ben Pinhan’da son derece örtük bir hikâye anlattım, dili de kapalı oldu bu yüzden. Şehrin Aynaları?nda kullandığım dil ise daha farklıydı çünkü hikaye öyle gerektirdi. Mahrem’de daha da ilginç çünkü aynı roman içinde farklı farklı diller kullandım. Osmanlı’da geçen hikâyelerin dili ile günümüzde geçen hikâyelerin dili birbirinden oldukça farklı oldu. Kısacası, bu konularda esnek ve önyargısız olmaktan yanayım.

  • Sizin için “postmodern” ya da “tarihi roman” yazarı gibi nitelendirmeler kullanılıyor. Siz kendi nasıl tanımlıyorsunuz?

Mümkün olduğunca böyle tanımlamalardan uzak durmaya çalışıyorum. Bence böyle kategorik ayırımlar kitaplar için kullanılmalı yazarlar için değil. Benim yazdığım bir roman, diyelim “tarihi roman” türüne girebilir ama bu, beni “tarihi roman yazarı” yapmaz. Ben belki de bir sonraki romanımda daha farklı bir alanda gezinirm.

Kaldı ki bu tür kategorik ayırımlar sadece zihinlerimizde var. Mesela Umberto Eco’nun Gülün Adı adlı kitabı için ne diyeceğiz? Tarihi roman mı, postmodern roman mı, gerilim romanı mı? yoksa hepsi birden mi? Aslında türler içiçedir ve böylesi net ayırımları biz sadece kafamızda yaratırız.

Ben bu tür kategorik ayırımları pek önemsemiyorum. Ama romanlarımın postmodern ya da tarihi olarak adlandırılmasından da rahatsızlık duymuyorum. Ne yazık ki, her iki tür de Türkiye’de gerektiği gibi tartışılmıyor.

  • Mahrem’de şişman bir kadının iç dünyasını anlatıyorsunuz. Bunları yaşamayan biri yazmış olamaz dedirtircesine bir anlatım zenginliği var. Bunu nasıl başarıyorsunuz? Empatiye yatkın mısınız?

Ben sadece Mahrem’de değil, daha önceki romanlarımda da hep “olmadığım şeyi” anlatmışımdır. İlk romanım Pinhan’da doğuştan çift cinsiyetli bir insanın iç arayışı anlatılıyordu. İkinci romanım Şehrin Aynaları’nda ise ağırlıklı olarak dinsel azınlıkları anlattım. İlk bakışta ben bu insanlardan biri değilim. Ama onları anlattım, çünkü kendimi onlara yakın hissettim.

Bence hayatla ilişkisi pürüzsüz olamamış insanlar, hayatla ilişkisi pürüzlü olan insanları kendilerine yakın hissedebilirler. Bu ruhsal bir yakınlıktır. Ruhsal yakınlık için gidip illa da o insanın konumunda, kisvesinde olmak gerekmez. Ben buna ruhdaşlık diyorum. Ben romanlarımda ruhdaşlarımı anlatıyorum, sevdiğim, hissettiğim insanları anlatıyorum ama ilk bakışta, yani yüzeyde, bu insanlarla hiçbir ortak noktam yokmuş gibi görünebilir. Oysa yüzeyin altına bakarsanız çok ortak noktam olduğu ortaya çıkar.

Kaldı ki benim için edebiyat, insanın “olduğu şey”i değil, “olmadığı şey”i anlatmasıdır. Eninde sonunda, o “olmadığı şey”den hiç mi hiç uzak olmadığını görmek ve gösterebilmek için. Yani başka türlü olsaydı herkes sadece kendi yaşadıklarını anlatır ve edebiyat bir otobiyografi geleneğinden ibaret kalırdı. Oysa tam tersine, insanın başkasının kılığına bürünebilmesine, başkasının hayatını yaşamasına olanak verir edebiyat. Ben de romanlarımda bunu yapıyorum.

  • Kitapta yer alan sözlük romanın akıcılığını engelleyen bir faktör değil mi sizce? Ya da şöyle sorayım. Roman içi sözlük nasıl bir düşüncenin ürünü?

Bu konuda farklı insanlar farklı yorumlar yaptılar. Evet, sözlüğün okuma hızını kestiğini düşünenler de oldu. Ama tam tersine sözlük maddelerini öne çıkartarak okuyanlar da oldu. Ben Nazar sözlüğü’ne çok önem veriyorum. Mahrem’i yazarken en çok Nazar Sözlüğü maddeleriyle uğraştım.

Aslında sözlük kitapta yer alandan çok daha geniş ve kapsamlıydı. Pek çok maddeyi çıkarmak durumunda kaldım. Sonra öyle bir şey ki, bir yerden iki madde çıkarınca bütün denge alt üst oluyor, oturup her şeyin yerini değiştirmek durumunda kalıyorsunuz. Tabi bunlar okurun hemen fark edebileceği şeyler değil, ama Nazar Sözlüğü’nün arkasında epey bir emek yatıyor.

Nazar Sözlüğü’nün nasıl geliştiğine gelince… Romanda, bu sözlüğü hazırlayan cüce, şişko’ya, görmek ve görülmenin önemini göstermek için bu sözlüğü hazırlamaya girişiyor. Yani bu meselenin nasıl hayatımızın her alanına, her ayrıntısına nüfuz ettiğini gösterebilmek için. Mahrem de buna yakın bir fikre yaslanıyor. Demek ki şöyle diyebiliriz. Nazar Sözlüğü aslında bir minyatür. Ya da bir mikrokozmos. Ana anlatının, yani romandaki makrokozmosun bir küçük örneğini, minyatürünü barındırıyor içinde. Bu benim hayatı kavrayış tarzıma yakın, yatkın bir şey.

Bu işin bir yanı. İşin öbür yanına gelince, Nazar Sözlüğü maddelerini farklı okurlar farklı şekillerde okurlar ve bence bu okumalar içinde tek bir doğru okuma yoktur. Mahrem, farklı okumalara, yorumlara açık bir kitap. Benim için Nazar Sözlüğü maddeleri, hikâye içinde hikâye, kapılar içinde kapı demektir. İster açarsınız o kapıları, ister açmadan ilerlersiniz. İstediğiniz kapıdan çıkıp istediğiniz kapıdan metne tekrar girersiniz. Mahrem, yazarın konumunu ve iktidarını zayıflatan, okurun rolünü ve hareket serbestliğini artıran bir kitap.

  • Mahrem’de okurları zaman ve mekan yolculuğuna çıkarıyorsunuz. Günümüz İstanbul’undan, 1968 Fransası’na kadar çeşitli boyutlarda bir yolculuk. Neden yolculuk?

İlerlemeci, çizgisel zaman anlayışı geçmişi, şimdiki zamanı ve geleceği düz bir çizgi üzerinde hizaya sokar. Alıştığımız, kendimizi alıştırdığımız zaman anlayışı budur. Oysa bir de döngüsel bir zaman anlayışı vardır. Geçmişin ve geleceğin, tam da şu an içinde şekillendiği başka bir zaman anlayışı. Bu ikisinin sonuçları çok farklı olabilir.

Döngüsel zaman anlayışında her şey her şeyle ilintilidir. İnsan, aynı çemberin parçası olarak gördüğü için hayvanları, bitkileri, öteki varlıkları küçümsemez, küçümseyemez. Çünkü hepsi de aynı özü taşırlar içlerinde, aynı bütünün parçalarıdır. Çünkü her şey her şeyle bağlantılıdır.

Ben romanlarımda çizgisel, ilerlemeci zaman anlayışı didiklemeyi seviyorum. Zamanda ve mekânda kaymalar aracılığıyla her şeyin her şeyle bağlantılı olabileceğini gösteriyorum. Olmadık insanları yanyana getiriyor, bambaşka hikâyeleri iç içe geçiriyorum. Kahramanlar yaratmıyorum çünkü kahramanlara inanmıyorum.

Ben geçmişe, tarihe baktığımda da şaşaalı zaferler, korkusuz kahramanlar, ulu devletler filan değil, benim gibi etten kemikten insanlar görüyorum. Tarihe insanlar aracılığıyla bakıyorum. İnsanlara da hikâyeleri aracılığıyla bakıyorum. Hikâyeler ise öyle sabit, su geçirmez kaplarda ayrı ayrı durmuyorlar. Devamlı başka hikayelerle beslenip iç içe geçiyorlar.

  • Üniversite çağına kadar yurtdışında ve çeşitli ülkelerde kaldınız. Türkiye’ye bu dönemden sonra geldiniz. Buna rağmen Türkçe’ye hakimiyetiniz ve kelime zenginliğiniz dikkat çekici. Bunu nasıl başardınız?

Tam olarak böyle değil. Ben Strasbourg doğumluyum. Annemle babamın ayrılmasından sonra annemle birlikte Türkiyeye döndüm ve ilkokulu burada okudum. Daha sonra ortaokulu İspanya’da okudum. Takip eden yıllarda Avrupa ve ortadoğu’da çeşitli şehirlerde bulundum ama Türkiye’den hiç kopmadım ve eğitimimin ana kısmı da Türkiye’de geçti.

Ancak şunu belirtmeliyim, ben küçük yaşlarda oturup Türkçe çalışmak durumunda kaldım. Bunu önceleri mecburiyetten yapıyordum. Sonra sevdiğim için yapmaya başladım. İnsan kendi ana dilini çalışmıyor, ana diline özen göstermiyor. Diyelim Fransızca öğrenmek istiyoruz. Bunun için para, zaman, emek ayırıyoruz da ana dilimiz için en ufak bir şey yapma gereği duymuyoruz.

Ben oturup ana dilimi çalışmak durumunda kaldım bir dönem, sonra da bundan vazgeçemedim. Sözlük okumayı severim. Oturur kitap okur gibi sözlük okurum. Yani çalışıyorum. Sadece dili değil, anlatacağım konuları da oturup araştırıyor, ders çalışır gibi çalışıyorum.

Ben eğer Mahrem’de 1600?lerin Sibiryası?nı anlattıysam emin olun oturup Sibirya üzerine epey bir araştırma yapmışımdır. Benzer şekilde dinler tarihi, kültürel tarih, gündelik yaşam tarihçiliği sürekli bu alanlarda okuyor, araştırıyorum. Yani ben romancılığımda, bilgi ile duyguyu iç içe geçiriyorum.

(Melih Bayram Dede tarafından yapılan bu röportaj Dergibi.com’da 2000 yılında yayınlanmıştır.)

%d blogcu bunu beğendi: