arşiv

‘PC Time’ kategorisi için arşiv

Âlem ‘blog’ olmuş!

Cuma, 13 Eki 2006

Yıllar önce, internette bedava web alanı veren sitelerden yararlanarak kişisel siteler yapmak gözdeydi. Zoom, Fortunecity, Geocities, Bravenet gibi sitelere üye olup, upuzun adresleri olan web sayfalarına sahip olmak, daha sonra bunları, CJB.net gibi, sitelerde kısaltmak, kısa adreslere sahip olmak yaptığımız şeylerdendir.

Ücretsiz sahip olduğunuz uzun domainler ve web alanlarına yapacağınız sayfaları oluşturmak için, ya web sihirbazlarından yararlanmak, ya da HTML öğrenmek zorundaydınız. FrontPage, kişisel web sayfası yapanların aklına ilk gelen yazılımlardandır. 2.0 ücretsiz versiyonu ile yapılan ilk sayfalar, daha dün gibi aklımda.

Şimdi ise, bir kaç yıldır esen ‘blog’ fırtınası, bunların hepsini geride bıraktı. ‘Blog’ kavramı, “weblog” kelimesinden türetilmiş, dilimize ise “ağ günlüğü” olarak çevirebiliriz.

Bugün dünyada ‘blog’ların oluşturduğu evrene ‘blogosfer’ (blogosphere) deniliyor. Son istatistiklere göre dünya genelinde 14.7 milyon blog var. Bu rakam Mart 2005′te 7.8 milyondu. Technorati adlı blog izleme sitesine göre, her saniyede yeni bir blog açılıyor. Bu rakamlar, blog fırtınasının ne kadar hızla estiğinin göstergesi.

Blogger, MSN Spaces, LiveJournal, AOL Journals, WorldPress, Movable Type gibi bir çok siteye üye olarak bir kaç dakika içinde kişisel blog açmanız ve düşüncelerinizi tüm dünya ile paylaşmanız mümkün.

‘Blog’lar, her ne kadar “sanal günlükler” olarak tanımlansa da, ‘blog’larda insanlar sadece günlük tutmuyorlar. İş hayatındaki tecrübelerini, yaşadıklarını, gezip gördükleri yerleri, arkadaşlıklarını, edindikleri yeni bilgileri tüm blog evreniyle paylaşıyorlar. ‘Blog’ları bu kadar yaygın yapan şeylerden en önemlisi, “interaktifliği”. Daha Türkçe söylersek, “etkileşimli” oluşu. ‘Blog’çular yazdıklarına karşı okuyucularının ne düşündüklerini, hemen ilgili metinlerin altına eklenen yorumlarla öğrenebiliyorlar. Olumlu ya da olumsuz olsun; tepkinin, etkileşimin yararlı olduğu muhakkak.

‘Blog’ların bir türü de ‘moblogs’ olarak karşımıza çıkıyor. Daha açık ifadeyle, “mobil bloglar”. ‘Mobil blog’unuza cep telefonuyla çektiğiniz fotoğrafları ekleyebiliyor, yeni metinler yazabiliyorsunuz.

‘Blog’ların yaygınlaşmasında en önemli atılımlardan biri, Google’ın web tarayıcılarına bir eklenti olarak sunduğu “Google Toolbar”a “BlogThis” butonunu koymasıydı. ‘Blog’ların evreninden habersiz bir çok kişi, bu buton sayesinde ‘blog’ denen yeni iletişim tarzından haberdar oldu ve kendisine bir blog açtı.

Blogger’da kendisine ‘blog’ açanlar, “BlogThis” butonuna tıklayarak seri bir şekilde, ‘blog’larına içerik ekleyebiliyorlardı. Bunun yanında internet kullanıcılarının fotoğraflarını paylaşmaları için Yahoo tarafından açılan Flickr adlı site ile Google’ın Picasa’sı ‘blog’lara fotoğraf göndermek için çok iyi iki araç.

Bunun dışında sesli bloglar da son dönemin gözde akımlarından. “Voiceblog” veya “Audioblogging” denilen bu yöntemde, ses dosyalarını ‘blog’lara yükleyip, tüm dünyadan dinleyici kitlesi edinebiliyorsunuz. Cep telefonlarıyla ya da bilgisayarla oluşturduğunuz ses dosyalarını paylaşmak yükselen trendlerden. Cepte sesli ‘blog’un öncülüğünü Japonlar yapıyor şimdilik. (voiceblog.jp) Öncülüğün Batı yakasına geçmesi kaçınılmaz.

Bunun dışında “podcasting” denilen bir akım var. Bu yöntemle internette çeşitli kaynaklarda bulunan ses dosyalarını bilgisayarınıza ya da internet bağlantılı herhangi bir medya aracınıza indiriyor, dinliyorsunuz. Bir nevi “çevrimdışı radyo” olarak tanımlanan bu tarzın mimarı Adam Curry, bunun internetten ses yayını yapmanın sadece bir yolu olduğunu belirtiyor ve “podcasting”in radyo gibi bir şey olduğuna da katılıyor. “ipodder.sourceforge.net” adresinden sözkonusu yazılım indirilebiliyor.

Ses paylaşımı (Podcasting) için, çok kullanışlı bir site olan Odeo.com ise benim gözdem. “Podcasting” olayını kolaylaştırma iddiasıyla ortaya çıkan Odeo adlı sitenin yöneticisi Evan Williams. Gittikçe artan ilgiden memnun olduğunu gizlemeyen Williams, Odeo’nun amacını, “podcasting”i olabildiğince basitleştirmek olarak açıklıyor. “Podcasting” günümüzde o kadar basitleşti ki, Amerika’lı bir papazın bile vaazlarını milyonlarca kişiye bu yöntemle ulaştırdığı basına yansımıştı.

Başta belirttiğimiz, ücretsiz web sayfalarından, bugün ‘blog’ eşiğini geçip “sesli web sayfaları”na ulaşmış bulunuyoruz. Dünyanın dev şirketlerinin COE’ları bile artık, daha samimi bir iletişim ortamı olan ‘blog’larda yazıyor, ürün ya da hizmetlerine tepkileri ilk elden, ‘blog’lara yazılan yorumlardan öğreniyorlar.

Siz bir dost tavsiyesi; vakit çok geç olmadan, kendinize bu evrende bir yer edinin!

Melih Bayram Dede, PC Time, 10.08.2005.

Author: Melih Bayram Dede Categories: PC Time Tags:

İnternet, basılı yayıncılığa alternatif değil

Cuma, 13 Eki 2006

Ne zaman konu elektronik yayınlardan açılsa, kâğıdın yerini bu mecranın alıp almayacağı soru olarak karşımıza çıkıyor. Hemen söyleyelim; elektronik yayınlar ile basılı yayınların birbirinin yerini alma gibi bir durum kısa vadede mümkün değil. Televizyon icat olduğunda, radyonun yerini alacağı sanılıyordu. Bugün nasıl radyo ve TV iki ayrı mecra olarak karşımızda duruyorsa, elektronik ve basılı yayın cephesinde de durum buna yakın olacak.

İnternet kullanımı yaygınlaştıkça bir çoğumuz, gazete, dergi ve hatta kitabımızı bilgisayar ekranından okur olduk. Bu yeni yayıncı-okur ilişkisine, daha doğrusu yayıncının yaptığı işe ‘elektronik yayıncılık’ diyoruz. Elektronik yayıncılığı, en yalın anlatımla “belgelerin elektronik ortamlar ya da ağlar aracılığıyla dağıtımı, arşivlenmesi ve bu belgelere erişilmesi” olarak tanımlamak mümkün. Bu tanım çerçevesinde, internette ulaştığımız herhangi bir web sitesi, CD’de gelen sesli ve görüntülü içerik, bilgisayar ya da cep bilgisayarımızda okuduğumuz elektronik kitap; hepsi ‘elektronik yayıncılık’ın şemsiyesi altındadır.

Elektronik yayınlar, basılı yayınların yerini alır mı?

Söz elektronik yayıncılıktan açıldığında, klasik yayınların yerini bu yeni mecranın alıp almayacağı ve böyle tehdidin olup olmadığı konu oluyor. Televizyon icat olduğunda, radyonun yerini alacağı sanılıyordu. Gelinen noktada hem televizyonun, hem de radyonun iki ayrı iletişim aracı olarak varlığını devam ettirdiğini görüyoruz. Bu örnekten de anlaşılacağı gibi, kâğıdı hayatımızdan silip atmak uzun süre mümkün olmayacak. Zaten silip atmak gibi bir niyet de yok. Elektronik yayınlar ile basılı yayınların birbirinin yerini alma gibi bir durum kısa vadede mümkün değil. Bunun yerine elektronik yayıncılığın, basılı yayıncılığa (buna fiziksel yayıncılık da deniliyor) yeni açılımlar getireceği öngörülebilir. Örneğin bir dergi veya yayınevi, hizmetlerini yürütürken, internetin imkânlarını kullanarak daha geniş kitlelere, daha hızlı bir şekilde ulaşmayı başarabilir. Bugün sadece internet üzerinde çıkan yayınlar olduğu gibi, hem internet üzerinde hem de basılı olarak ‘paralel’ çıkan yayınlar da var.

Okuma alışkanlığı olan, internette de okur

2003 yılında yapılan bir araştırmanın sonucuna göre, internet kullanma alışkanlığının yaygınlaşması, okuma alışkanlığına olumsuz etkisi yapmıyor. Araştırma, gelecekte de basılı ürünlerin okunmaya devam edeceğini gösteriyor. Araştırmaya göre internet kullanıcılarının, haftada 10.8 saatini internet kullanmak, 5.3 saatini gazete okumak ve 4.2 saatini kitap ve dergi okumak için harcadığı gözlemlenmiş. Diğer yandan internet kullanmayan kişilerin de 5.5 saatini gazete, 3.7 saatlerini kitap ve dergi okumak için kullandıkları belirlenmiş. Görüldüğü üzere internet kullanıcıları dijital medyayı sıkça kullanmalarına karşın okuma alışkanlıkları yüksek oranda basılı ürünlere yönelik. Okuma alışkanlığı gelişen bireyler, her mecrada bu alışkanlıklarını sürdürüyor.

İnternetteki belge sayısı artıyor

Tüm önyargı ve endişelere karşın elektronik yayıncılık büyük bir ilerleme katediyor. Bir örnek vermek gerekirse, matbaanın icadından bu yana 150 milyon kitap basılmış. İnternetteki belge sayısı ise 1997′de yapılan bir araştırmaya göre, 100 milyon civarındaydı. 2007′ye kadar ise 800 milyona ulaşması bekleniyor, bu büyük bir gelişme olarak gösteriliyordu! Oysa bu tahminler bile aşıldı. Günümüzde web’de 5 milyar belge var! Ve her gün web’e 7,3 milyon yeni belge ekleniyor. ‘Derin web’ olarak adlandırılan web’e bağlı veritabanları, kurum içi ağlar yani ‘intranet’lerde ise 550 milyar belge olduğu tahmin ediliyor. En önemlisi web’deki belgelerin yüzde 95′i kamuya açık. Yani internet erişimi olan herkes, her an bu bilgi ve belgelere ulaşabilir durumda.

Her mecranın farklı üstünlükleri var

Elektronik yayıncılık ve klasik yayınların birbirine yapılarından kaynaklanan üstünlükleri vardır. Örneğin internetten yayın yapan bir elektronik dergiyi okumak için, bilgisayar ve internet bağlantısına ihtiyaç duyulurken, basılı bir dergi için böyle bir donanım ihtiyacı yoktur. Konuya donanım ihtiyacı açısından bakarsak, basılı yayının bu örnekte avantajlı olduğu sonucunu çıkarabiliriz. Elektronik yayıncılığın avantajlarına gelirsek, en önemli avantajın maliyet olduğunu görürüz. İnternet bize çok düşük maliyetlerle ya da (bedava siteleri kullanırsak) hiç cebimizden para çıkmadan yayıncı olma imkânı verir. Elektronik kitap konusunda ise, e-kitapların daha ucuz olduğu gerçeğini göz ardı etmemeliyiz.

Web’de düzeltme her zaman mümkün

Elektronik yayıncılıkta, özellikle de internet sitelerinde, okuyucuya sunduğunuz sayfalar sürekli elinizin altında ve sizin denetiminizde olduğu için sayfalarınızda yapılan bir hataya anında müdahale edebilir, herhangi bir sayfadaki hatayı dilediğiniz zaman düzeltebilirsiniz. Basılı yayınlarda ise, yayın matbaada basıldıktan sonra hataları düzeltmenin yolu yoktur. Ancak bir sonraki sayıda düzeltme metni yayınlayabilir ya da derginin arasında ek olarak bir düzeltme kâğıdı sıkıştırabilirsiniz.

Diğer yandan basılı bir yayını Türkiye dışında satışa sunmak, dağıtmak maddi bir külfet getirirken, internette sınırlar olmadığı için, yayınladığınız her şey, dünyanın herhangi bir yerinden okunabilir. Sonuç olarak; internette yayınladığınız şeyin hedef kitlesi tüm dünyadır. Basılı edebiyat dergileri, hazırlanması hem maddi hem de fiziksel olarak zor bir süreç gerektirdiği için periyodik olarak genelde aylık yayınlarken, internette periyoda bağlı kalmak zorunda değilsiniz. İstediğiniz zaman yeni bir içerik ilave etme (ya da çıkarma) imkânına sahipsiniz.

Blog’larla herkes yazar, herkes yayıncı

İnternetin getirdiği en büyük yeniliklerden biri herkesin yayıncı olabilmesine imkân tanımasıdır. Günümüzde herkes bir site açıp istediği içerikte yayın yapabilir. ‘Blog’ denilen web günlükleri, bu süreci daha da hızlandırmıştır. Blog kelimesinin ilk oluşumu, ‘web’ ve ‘log’ kelimelerinin birleşmesinden oluşmuş, ‘weblog’ olarak isimlendirilmiştir. Bu teknik biraz daha yaygınlaştığında ise, ‘blog’ olarak kısaltılmış, Türkçe’ye çevrilirken de anlam olarak ‘Ağ günlüğü’ tercih edilmiştir. Ancak, bugün ‘ağ günlüğü’ terimini kullanan neredeyse yok gibidir. İnternetin küresel dili İlginizce olunca, ‘Blog’ kelimesi de aynen dilimize girmiş gibidir. ‘Blog’lar bir nevi internette tutulan günlük gibi düşünülebilir. Kendisine bir ‘blog’ açan kişiler, başlarından geçenleri, gördükleri güzel siteleri, tarih sırasına göre alt alta ekleyerek web’de ‘Seyir Defteri’ tadında yayınlıyor. Blog’lar, bir kere oluşturulup ayar ve biçimlendirmeler yapıldıktan sonra, istenildiği zaman, istenildiği yerden yeni yazılar eklemek mümkündür.

Özensiz Türkçe kullanımı ciddi tehdit

İnternet kullanmak, e-posta yazma alışkanlığımız geliştikçe, yazma alışkanlığını yeniden edindik. Önceleri kokulu kâğıtlara sevda mektupları yazarken, bugün klavyeden mektuplarımızı yazıyoruz. Zamanın internette su gibi aktığından mıdır nedir, sanki herkesi acelesi var; alel acele, apar topar yazılmakta bu kez e-mektuplarımız, ‘Blog’larımız ya da web sitelerimizdeki metinler. Türkçe kurallarının bilgisizlik, özensizlik ve kompleks nedeniyle hiçe sayıldığını görmekteyiz. Oysa Türkçe’yi bir yazım dili olarak kullanıyor ve yazılı eserler/ürünler/metinler ortaya koyuyorsak (mektup bile sevdiğimize adadığımız bir eserdir) bu dilin kurallarına uygun hareket etmeli ‘ş’ yerine ’s’, ‘ı’ yerine ‘i’, ‘ğ’ yerine ‘g’ yazarak ucube metinler yaratmamalıyız. Saydığımız bu gerekçelerle hareket ederken çok rahat,  internetteki metinlerin büyük çoğunluğunun nitelik bakımından basılı kültüre göre daha zayıf olduğunu söyleyebiliriz.

Son olarak yazımızı gazeteci Osman Köroğlu’nun ‘Edebiyatın İnternet Kapısı’ başlıklı paneldeki izlenimlerini aktararak bitirelim:

  • İnternet ve e-postanın kullanımı, yazıyla olan barışıklığımızı yenileme fırsatı verdi. İletişim için kullandığımız yol, uzun zaman sonra yeniden ‘yazı’ olmaya başladı. Artık eskisi gibi mektup yazıyoruz. Ama elektronik ortamda.
  • Süreli yayınların arşivlerinin internette bulunması, kağıdın eskimesi veya daha sonra erişim için korunması gibi konulardaki sıkıntıları giderdi ve yaygın erişimi sağladı.
  • Yazar ve okuyucu açısından e-yayıncılık yeni bir araç olması dışında, bilgisayar okur yazarı olan herkese ulaşmayı sağlayan ve dağıtımı kolaylaştıran bir yöntem de sundu.
  • E-yayıncılığın en büyük problemi ekonomik iş modeli. Yazılım alanındaki açık/kapalı kaynak kodu arasındaki mücadelede olduğu gibi, telif hakları açısından konuya yaklaşanlar da, bilginin paylaşımının önemini vurgulayanlar ve ortaya sinerji ile daha gelişmiş uygulamalar koyanlar da var.
  • Teknolojinin yazarlara sağladığı avantajlara Gabriel Garcia Marquez’in 1996′da Newsweek’te yayınlanan şu sözleri örnektir: ‘Kolera Zamanında Aşk’ romanıyla birlikte bilgisayar kullanmaya başladım. O zamana dek bir romanı 7 yılda bitirirdim. Şimdi üç yılda bitiriyorum… Bunun üzerine insan merak etmeden duramıyor; acaba Dostoyevski bu teknolojiyi kullansa neler olurdu?
  • İnternet sayesinde okur okuduklarını yorumlayabilir, başkalarıyla tartışabilir ve yazara düşüncelerini iletebilir. Yazarla okur arasında eskiden olmadığı kadar fazla etkileşimlilik ortaya çıkmıştır. Daha da fazlası, internet, okurdan yazar üreten bir ortam…

Melih Bayram Dede, PC Time, 23.09.2005.

Author: Melih Bayram Dede Categories: PC Time Tags:

İnternet icad oldu gazetecilik bozuldu!

Cuma, 13 Eki 2006

İnternet kullanımının artışıyla bilgiye ulaşma ve araştırma yöntemleri de değişime uğradı. Özellikle medya sektöründe çalışanlar için, bilgi toplamanın en kısa sürede yapılmasının zorunlu oluşu, medya mensuplarını bilgi aramak için ve bir an önce vermek internet kullanmaya itiyor. Arama motorlarında “sorgu” yaparak bilgiye ulaşmak, çok kullanılan bir yöntem olmakla birlikte, işin dozu maalesef kaçmak üzere.

Haber “geri dönüşümlü malzeme” gibi

Haberler adeta geri dönüşümlü malzemeler gibi kullanılır hale geldi. Örneğin, herhangi bir ajansın muhabiri bir haber hazırlıyor. Bu haber gazetelerde (dolayısıyla gazetelerin web sitelerinde) yayınlanıyor. Bu haberi de internetteki herhangi bir sitenin editörü aynen alıp yayınlıyor. Gün geliyor aynı ajansın bir bölge muhabiri, internette bu haberle karşılaşıp ilginç buluyor ve o da bu haberi alıp “X sitesinde yer alan habere göre” girişiyle servise veriyor.

Bu şekilde aynı malzeme, ajanstan gazetelere gazetelerden web sitelerine, web sitesinden yine ajansa devir daim yapıyor. Bu kısırdöngü maalesef acı bir gerçek olarak önümüzde duruyor.

“Kopyala/Yapıştır” metodu gözde

İnternetteki sitelerden alınmış haberler gazete sayfalarını dolduruyor, artık haber üretmek yerine “kopyala/yapıştır” metodu tercih ediliyor. Gazetelerin istihbarat servisleri, haber merkezlerinde çalışanlar, köşe yazarları, gurmeler, maalesef internetten bir haberi/makaleyi/bilgiyi alıp, o düşünceleriymiş gibi kullanıyorlar.

Uzman görüşlerini Google’dan alalım

Haber hakkında farklı kişilerin görüşlerine de ihtiyaç duyuluyorsa (gazetecilik diliyle ‘haberin ayakları olsun, kutu yapalım!’ denilmişse), bu konuyla ilgili daha önce başka yayınlarda yer alan haberlerde görüş vermiş kişilerle ilgili haberler bulunup o haberlerden birer parağraf “kutu”lanıyor. Oysa, gazetede görüşü yayınlanan kişinin bu durumdan haberi bile yok. Normalde sözkonusu haberle ilgili görüşleri alınacak uzmanlara telefonla ulaşıp görüşlerini almak gerekir.

İnternetteki verilerle yetinmek vahim

Bilgiyi internetten arama kolaylığı, kitap, dergi ve gazete gibi basılı kaynaklara başvuruyu azalttığı gibi aranılan konu hakkında internette bulunan verilerle yetinmek gibi bir kötü alışkanlığı da yerleştiriyor. Hele bu alışkanlığı, içerik üretmek için görevli kişiler edinmişse durum daha da vahim!

Melih Bayram Dede, PC Time, 02.07.2005.

Author: Melih Bayram Dede Categories: PC Time Tags:
Improve the web with Nofollow Reciprocity.