arşiv

‘Dergibi’ kategorisi için arşiv

Fransız tatil köyünde Fransız kaldım!

Pazar, 03 Ara 2006

Bugün: 12 Haziran 2005

Bir Fransız tatil köyündeyim. Canım çok sıkılıyor. Buraların tatil, eğlenme ve yaşam tarzı bana göre değil. “Pekiyi madem sana göre değil, ne işin var orada?” diyebilirsiniz. Bir iş gezisi sevgili okur, iş gezisi. 3 gün buradayım, daha ilk günden canım sıkılmaya başladı. İlk gün sahilde bir yürüyüş yaptım.

İkinci gün, -sahili ezberlemiş olduğum için- dağlara vurdum kendimi. Heyelân tehlikesi yazan tabelâya aldırmayıp, büyük yarların üstüne doğru çıktım, çam ormanlarında gezindim. Benden önce buralara sadece koyun ve keçiler tırmanmış, arkalarında bıraktıkları tespih tanesi gibi pisliklerinden anladım. Ufukta yatlar, gezi motorları yüksek sesle müzik çalarak, turist eğlendirmeye çalışan şaklabanların (buralarda bunlara animatör diyorlar) çığlıkları altında ilerliyordu.

Bir süre tırmandığım kayalıkların ardından ulaştığım dağda yürüdüm, uzak ufukları seyrettim. Biraz oturdum, sonra geri döndüm. Odama geldiğimde, bu koca günü nasıl geçireceğimi bilmez bir halde yine kendimle baş başa kaldım. Geldiğim günden beri televizyonun uzaktan kumandası bozuktu. Resepsiyonu aradım, karşıma Fransızca konuşan bir bayan çıktı. Sanırım Fransız’dı. Burada personelin çoğu yabancı çünkü. Resepsiyona birkaç dil bilen eleman koymuşlardır düşüncesiyle, derdimi Türkçe anlatmayı denedim. Ardından panikle hemen Türkçe bilen bir beye bağladı beni. Derdimi Türk görevliye anlattım, yeni uzaktan kumanda saatler geçmesine rağmen yine de gelmedi. ‘Aslında uzaktan kumandanın bozuk olması da yararlı bir şey’ diye kendimi avutmaya başladım. Uzaktan kumanda değil mi bizi koltuklarımıza sabitleyen. O olmasa en azından kanal değiştirmek için yerimizden kalkıp biraz gezinmiş oluruz!

Tatil köyünde çalışanların çoğunun yabancı olduğuna değinmişken anlatmam lâzım: Tatil köyüne ilk girişte, Fransız, Rus, İsrail ve İngiliz gençlerden oluşan yaklaşık 25-30 kişilik bir animasyon grubu tarafından karşılandık. Daha otobüsteyken el sallamaya şirinlikler yapmaya başlamışlardı. Müşteri memnuniyeti ilkesini içselleştirdikleri her hallerinden belliydi. Otobüsten inince çeşitli dillerde “hoş geldiniz”lerle karşılandık. Terimizi kurulamamız için küçük havlular ve serinlememiz için karışık meyveli kokteyller sunuldu bize. Gelenlere danslı gösteriler de yaptıklarını sanıyorum. Ancak bizim karşılama pek uzun sürmedi, çünkü bizim grubun hepsi Türk’tü ve bu ritüeli izlemekten çok dinlenmek için kendini odalara atmayı planlıyordu.

Odalarımız hazırlanırken, plajda üstsüz güneşlenen, yüzen, step yapan, su kayağı ile vakit geçirmeye çalışan, karşıdaki dağdan paraşütlerle atlayan, spor salonunda formunu korumaya çalışanlardan oluşan bir kitlenin burada kaldığını gördüm.

Burada Türkçe bilen kişi bulmak çok zor. Tatil için gelenler genelde Fransız olduğu için, personel bizi de Fransız sanarak Fransızca konuşmaya çalışıyor önce. Türk olduğumuz öğrenince, anlaşmanın zor olduğunu onlar da kabul ederek, iletişim kurmaktan vazgeçiyorlar. Animatör, su kayağı, okçuluk, step gibi birçok spor dalı yabancı hocalara emanet. Onlarla anlaşmak için Fransızca bilenler açısından bir sorun yok. İngilizce bilenler için ise biraz da olsa şans var. Burada Türkler, güvenlik görevlisi, aşçı, garson, komi gibi işler yapıyorlar. Bizimkilerle fırsat buldukça sohbet ediyorum. Onlar açısından hayat nasıl gidiyor derseniz, onlara göre yaptıkları iş çok rutin. Turistlerin rahat davranışlarını biraz yadırgıyor gibi görünüyorlarsa da alışmışlar zamanla.

Burası mekân olarak oldukça güzel, Akdeniz’in doğal mekânlarından biri bu amaçla parsellenmiş. Çam ağaçlarının çevrelediği upuzun bir sahili bulunuyor. Arkasında dağlar yükseliyor. Konaklama yeri, sahil ile dağların arasında kalan çam ağaçlarının arasında iki katlı Akdeniz’e özgü, badanalı villa tipi odalardan oluşuyor. Ağustos böceklerinin aralıksız cırıltıları içinde insanı şehirden uzakta olduğuna ikna eder bir atmosferi var. Su berrak, temiz. Zaten Akdeniz’i oldum olası, bu kadar berrak deniz suyunu ilk defa Akdeniz’de gördüğüm için sevmişimdir. İstanbul’da vapurla karşıdan karşıya geçerken, koyu yeşil kirli deniz suyunun kokusunu teneffüs etmek zorunda kaldığımızdan, Akdeniz’in ayrı bir yeri var bende. Gerçi, İstanbul’da vapurla karşıdan karşıya geçerken, denizin kokusunu duyabilmek de büyük bir ayrıcalık. İstanbul’un gecekondu semtlerinde yaşayıp da yaşı 45′in üstünde olup hayatlarında hiç deniz görmemiş insanlar var. Bu da büyük şehrin bir trajedisi.

İstanbul’da iki kıta arasını köprüleri kullanarak geçenlerin durumu da pek iç açıcı değil. Denizi köprüden geçerken yaklaşık 40 saniye görebiliyorlar. Denizin kokusunu duymalarına ise imkân yok. Aslında en acıklı yeri de burası. Köprülerden geçerken, İstanbul’a yüksekten bakmak bir ayrıcalık; İstanbul vapurdan, deniz seviyesinden güzel gözüküyorsa da, köprülerden geçerkenki güzellik de bir başka. Ancak manzarayı seyir için, karayolunu tercih ederlere vapurla geçenler kadar büyük bir keyif zamanı yok. Onun için sürekli Asya’dan Avrupa’ya, Avrupa’dan da Asya’ya geçen biri olarak, bu kısa süren eşsiz manzarayı seyretmek için, o an ne iş yapıyorsam ara veririm. Kitap okuyorsam, hemen kitabı bırakırım dizlerimin üstüne, ya da biriyle konuşuyorsam, onu duymaz olurum. Boynumu tutulmuşçasına İstanbul’u 40 saniye aralıksız görmek için pencereye çeviririm.

Tatil köyünde İstanbul’u düşünmeye biraz ara verip, buradaki “internet cafe”ye gittim. Belki her şey dahil sistemine o da dahildir, ücretsiz e-postalarıma bakar, gazete ve dergileri internetten okurum diye bir göz atayım dedim. Sabah saatin sekizi olduğu için ‘internet cafe’ açık değildi. Girişte de fiyat tarifesini gördüm. Saati yedi dolarmış. Çok pahalı, İstanbul’daki saati 500 bine bile “internet cafe” bulmak mümkün oysa. İnternete girme fikrinden vazgeçtim.

Odama dönüşte, cep telefonumun hattını kullanarak taşınabilir bilgisayarımdan internete girmeyi denedim. Burası dağlık olduğu için cep telefonu odamda zor çekiyordu, bu nedenle internete girmek de tam anlamıyla mümkün olmadı. Bağlantı kurmama rağmen, işlem hızı çok düşük olduğundan, interneti kullanamadım. E-Postalarıma bakıp, gazetelerdeki haber ve yorumları okuyamadım. Televizyonla yetinmek zorunda kaldım. Gazete manşetleri ve günün olaylarını televizyondan biraz olsun öğrendim.

Ancak ne gariptir ki, şehirdeyken, “Bu siyasi gündem beynimi iğfal ediyor. İşim gazetecilik olmasa, gündemle hiç ilgilenmeyeceğim, gazete okumayacağım, televizyon seyretmeyeceğim, siyasetin, güncel haberin canı cehenneme! Bir dağ evine yerleşip domates yetiştirmeliyim!” derken, şehirden uzak olunca, ‘acaba memlekette neler oluyor’ merakı içindeyim.

Şehirde yaşayan çoğu kişinin aklında, şehirden kaçmak, bir köy ya da dağevi sahibi olmak, dingin bir hayat sürmek vardır. (Bu arada, iş stresi ve yoğunluktan bunaldığım bir dönemde, aradığım kelimenin dinginlik olduğunu buldum. Dinginlik üzerine ayrıca yazmalıyım!) Şehirden uzak bir dağ ya da köyevi sahibi olma amacını birçok kişi ancak emekli olunca gerçekleştirebilir. Çoğu kişi emekli olunca köyüne geri döner. İmkânı iyi olan da sakin bir yere yerleşir, şehri terk edip. Son yılları, sakin bir mekânda geçirmek arzusu vardır.

Sakin bir hayat özlemini, emekli olmadan yerine getirebilenlerden olmayı diliyorum.

Melih Bayram Dede, Dergibi, 30 Haziran 2005.

Author: Melih Bayram Dede Categories: Dergibi Tags:

Artık gitmeliyim!

Perşembe, 16 Kas 2006

“Dertlerimi zincir yaptım, birbirine ekliyorum.
Geleceksin diye bir gün, seni hâlâ bekliyorum!”

Çocukluğuma götüren şarkılardan biridir bu, Selçuk Ural’ın söylediği. “Şimdi Türkçe sözlü hafif müzik dinleyeceksiniz” anonsuyla başlayan şarkılar dizisinin içinden bir parça. TRT’den orta dalga üzerinden (o zaman FM bandı falan yok tabi) mono dinlediğimiz şarkılar. Şimdi, her şey stereo. Hatta “surround”, “Dolby digital” vesaire, vesaire?

Ama o zamanki tat ve ruh yok. Şarkılardaki ne sözler ne de müzik ruhuma hitab ediyor. Arada istisnalar çıksa da, bana sanki tek bir melodiyi, müziği ve “dum-tıs, dum-tıs” şeklindeki ritmi kullanıyor gibi gelen yeni yetme şarkılarda (aslında bunlara şarkı demek, gerçek şarkılara haksızlık olur) tat-tuz yok.

Acaba insanın yaşı ilerledikçe eskiye duyduğu özlem mi artıyor? Bunun sonucu olarak, güncel şarkıları beğenmemeye ve gençliğinde terennüm ettiği şarkıları mı özlüyor? Benden bir kuşak sonrası da bugün benim beğenmediğim şarkılara mı özlem duyacak, “Ah nerde o eski şarkılar!” diyecek? Bu sorular kafamın içinde dönüp duruyor.

Büyük ihtimalle durum buna yakın olacak. Ama bu durum, bugünkü şarkıların dünküyle eşdeğer güzellik ve kalitede olduğu anlamına gelmiyor. Her geçen gün daha kısa ömürlü, sabun köpüğü gibi ve bir yaz tatilinde tüketilip sonra unutulan şarkılar çıkıyor ortaya. Geriye kalan, iz bırakan eser sayısı çok az. Her şey daha “pop”üler, daha az ömürlü oluyor. “Pop”üler hayatlar, “pop”üler duygular hakim bu yüzyıla!

Hamiş: 1980′lerin sonunda pop müziğe yön veren isimlerden İngiliz şarkıcı George Michael bu tarz (pop) müziği bıraktığını şu cümlelerle açıklamış:

“Bana şöhret, zenginlik ve istemediği medyatik ilgili veren tarzı artık öldü. Bu tarz öldüğüne göre artık gitmeliyim”.

Melih Bayram Dede, Dergibi, 6 Mayıs 2005.

Author: Melih Bayram Dede Categories: Dergibi Tags:

Taşra Edebiyat’ın ardından neler yazmıştım

Cumartesi, 11 Kas 2006

Birazdan okuyacağınız yazıyı, Ramazan Seydaoğlu yönetiminde yayınlanan Taşra Edebiyat dergisinin kapandığını öğrendikten sonra kaleme almış, ancak hiç bir yerde yayınlanmamıştım. Sadece Seydaoğlu’na bir çıktı alıp vermiştim. “Bak bu konuda ben ne düşünüyorum” diye. Dün gece, arşivimde gezinirken karşıma çıkınca, paylaşmanın vaktidir dedim! İşte o yazı:

Ramazan Seydaoğlu. Öğretmen. Bir genç adam. Kendini edebiyata adamış. Dergiler çıkarmış, batırmış. Karşılık beklemeden, bir eğitimcinin imkanlarını aşan çalışmaları ile kitaplar yayınlamış, yayınlıyor. Uzun soluklu Rayiha dergisinin ardından, son olarak Taşra Edebiyat dergisi için uğraş verdi.

Sanırım 2000′in Aralık ayıydı ve Seydaoğlu, Rayiha’nın ölümü üzerine yeni bir çocuk telaşına düşmüştü. Bu Taşra Edebiyat’tı. Bir gün geldi. Elinde taslakları, karalamalar, notlar ve bir liste… Ne olabilirdi ki bu liste. Taşra Edebiyat adlı yeni dergiyi çıkarmak için kendisine destek sözü verenlerin listesiydi. Liste yaklaşık 30 kişiydi. 15′e düştü. Maddi ve manevi destek verecekti bu kişiler ona. Öyle inanmış, öyle söz almıştı.

Gazete çıkaran, batıran ve son olarak da sanal alemde Dergibi.com adlı e-dergiyi yayınlayan biri olarak, biliyordum. Ne böyle bir liste, ne verilen maddi manevi destek sözleri yerini bulmayacaktı. Ve bir yandan ümidini kırmaktan da korkarak, kendimi tutamadım. Böyle listelerin, sözlerin pek de bir anlam ifade etmeyeceğini, yine bir süre sonra çıktığı yolda, bir başına kalacağını söyledim. “Biliyorum” dedi. “Böyle bir ihtimal var. Ama ben yine de çıkarmak istiyorum bu dergiyi.”

Bundan sonra bana söyleyecek bir söz kalmamıştı. Bir süre sonra derginin adı da kesinleşti. “Taşra Edebiyat”. Çok inanmıştı bu isme. Belli ki, “liste ortakları” da onu inandırmış, yüreklendirmiş, güncel/popüler deyimle “gaz vermişlerdi”. İsim konusunda da tereddütlerimi sıraladım. “Taşra” ve “Merkez” kutuplaşmasının yanlış olacağını ve böyle bir isimle çıkacak dergiye katılmayacağımı, taraf olmayacağımı bildirdim.

Fikir olarak katılmasam da, kendisini yalnız bırakamazdım. Arka planda da olsa, kendisine destek olmalıydım. Derginin temel fikrine katılmadığım için şu ana kadar adımın geçmesine izin vermedim. Teknik hazırlıklarında ona destek olmayı görev bildim. Derginin taslaklarının hazırlanmasında kendisiyle sabahlara kadar çalıştık. Sadece birinci sayının kapağı için üç kez film çıktı alındı. İç düzen için, gecelerce çalışıldı.

Ve sonunda fikrine, çizgisine katılmadığım dergi çıktı. Ama ne çıkış! Dergi, taşralı olarak merkezden intikam alıyormuş! Böyle bir intikam planı nereden çıktı. Neden böyle bir ihtiyaç duyuldu? İntikam alınanlar kimlerdi hiç bir zaman anlamadım. Neden böyle bir yenilmişlik psikolojisi, ezilmişlik! Anlamadım gitti! Bana göre böyle bir tavra hiç gerek yoktu!

Dergi ilk sayısıyla gündeme oturdu. Çok aklı selim bildiğimiz dostlar hemen derginin fikrini hedeflerine koyup, atışlara başladılar. Bazısı, adını vermediği bir taşralı dergiyi eve götürüp üzerine bir güzel gülmek istediğini yazdı. Bazısı da “taşra bizim neyimiz olur” dedi. Burada yazmaya gerek duymadığım çok çirkin çıkışlar oldu. Bir kısmı, sonradan kendileri ile görüştüğümüzde, “Valla ben onu kasdetmedim!” dedi. Haklıydı, çünkü kıvırma payı bırakmıştı. O paydan bir güzel kıvırdı.

Seydaoğlu’nun güvenip birlikte yola çıktığı insanlardan bir kısmı da ilk sayıda “merkez”e olan (ne demekse!) kinlerini dergi sayfaları aracılığıyla akıttılar.

Dilerseniz, Taşra Edebiyat’ın birinci sayısının önsözünden bir pasaj okuyalım da, net ifadeler üzerinde konuşmuş olalım:

“(…) Bir kuytulukta avaz edip de, yine bir başka kuytulukta çığlıklarını duyurmaya çalışanlara kötü gözle bakanlara inat kem gözle bakılmasın. Yıllarca ‘İpek Dili’ ile konuşanların kendilerine bakmayıp da ‘hep aynı çığlıklarla yola çıkılıyor’ avazı bir tarafa bakılsın.

Her çığlığa saygı duyulsun. Var olmanın başkalarının var oluşuna saygı duymakla mütekamil olabileceği bilinsin.

Bilinsin küçük adımlarla da menzile varılabileceği!”

Ve ilk sayının önsözünde tartışmaları alevlendiren son cümle:

“Ve nihayet taşrada olmanın taşralı/köylü olmakla uzaktan yakından ilgisi kalmadığı…”

Bu son cümle ve “İpek Dili” vurgusundan hareketle çeşitli yazılar kaleme alındı. Yazılarda, taşrada yaşamakla, taşralılık arasında bağlantı olmadığı, insanın şehirde yaşarken de düşünce olarak taşralı gibi davranabileceği vurgulandı. Eleştirilerin bir çoğu insaftan yoksundu. Kendi hayat alanlarına müdahale edilmiş gibi davranıyorlardı.

Bu tartışmalar sürerken, Taşra Edebiyat ikinci sayısını çıkardı. Bu sayının da önsözünde “aşağılık kompleksi içinde olan ve ortalığı işgal eden bazı edebiyatçılar”dan söz ediliyordu.

Dergi, üçüncü sayısında hızını alamadı ve bir “Taşra Dosyası” ile çıktı. Bu dosyanın ilk yazısı, “Taşranın merkezden intikamı” adını taşıyordu ve Mehmet Çelik imzalıydı. Gazetelerde kendilerine tahsis edilen köşeleri, babalarının malı gibi kullanan ve kendi kişisel meselelerini bu sütunlara taşıyan yazarlar ve dergilerde süregiden tartışmaları alevlendirmek için kaleme alınmıştı sanki. Ocağın altına kalın kalın odunlar atıyordu adeta. Ortada intikam alınacak birileri vardı ve bunların hakkından gelmek de “Taşra Edebiyat”ın işiydi.

Mehmet Çelik yazısında, “merkez” diye nitelediği kişilerin hemen hepsinin aslında “taşralı/köylü” olduğu gerçeğini unutarak, taşralının edebiyatla uğraşmasından merkezdekilerin rahatsız olduğunu yazıyor ve şöyle diyordu:

“Öyle ya, edebiyatla uğraşmak, sanatla uğraşmak bu cici beylerin tekelindedir. Hele edebiyat dergisi çıkarmak onlara şefaaten verilmiş bir hakktır. Taşralılar onlara peynir üretse ya!”

Burada bir konuya daha dikkat çekmek istiyorum. “Taşralı” olarak nitelendirilen ve Taşra Edebiyat’ı çıkaranların en önemli destekçilerinden bir kaçı ile “merkezli” olmayı kendisine yakışan bir elbise gibi kabul eden, bu konuda köşe sahibi olduğu gazetesinde yazılar kaleme alan kişiler aynı şehirde yaşıyorlardı. Hala da durum böyle. Aynı şehirdesiniz ama biriniz “merkez” biriniz “taşra”. Çık çıkabilirsen işin içinden!

“Taşra Dosyası”nda derginin editörü Ramazan Seydaoğlu da, “Taşra’nın doğuşu ya da gecikmiş bir yazı”da sanki saflara ayrılmak bir zorunlulukmuş gibi, “Siz hangi saftasınız?” diye soruyordu. Sanırım dergi ve ekipte oluşan toplumsal psikoloji içinde ve o dönemin şartların içinde yazılmıştı bu satırlar.

Yine üçüncü sayıda Mehmet Feyat, “Taşra benim özümdür” başlıklı bir yazı kaleme almıştı. Nurullah Ulutaş ise, “Edebiyatımızda Taşra ve Taşra Edebiyat” başlıklı yazıda, Taşra Edebiyat’ın, Anadolu’da çıkan tüm taşra dergilerinin işlevini üstlenen bir dergi olduğunu ileri sürüyor ve bu durumun edebiyat tarihimiz için önemli bir eylem olduğunu savunuyordu. Ulutaş, hala böyle düşünüyor mu bilmiyorum. Ancak gelinen noktada görülen o ki, Taşra Edebiyat’a çıkışında destek veren ve ateşli bir “taşralılık” savunucusu olanlar, bu sevdadan ya vazgeçtiler ya da ihmal ettiler.

Sonuçta, Taşra Edebiyat, 5 sayılık ömrü süresince, edebiyat dünyamıza 6 kitap kazandırdı. Seydaoğlu, bu sayıdan sonra, bana göre ana fikri itibarıyla yanlış bir çıkış noktası ile yola çıkan Taşra Edebiyat’a nokta koyma kararı aldı. Hayırlı olsun!

Melih Bayram Dede, Dergibi, 10 Nisan 2005.

Author: Melih Bayram Dede Categories: Dergibi Tags:

Fazilet’ten Saadet ve Ak Parti’ye Bir Hareketin Öyküsü

Cuma, 10 Kas 2006

Hilal ve Ampul, Mustafa Karaalioğlu, Bakış Kitaplığı, İstanbul 2001, 202 sayfa. 

Yeni Şafak gazetesi yazarı Mustafa Karaalioğlu, Türkiye’de adına bir çoklarınca “Siyasal İslam” denilen hareketin yakın takipçisi.

Fazilet Partisi’nin kapanmasının hemen ardından, tarihe tanıklık eden bir kişi olarak, bildiklerini ve gördüklerini objektif bir dille kaleme alarak kalıcı kılmaya çalışmış bu kitabında. Bunda da oldukça başarılı olduğunu görüyoruz.

“Siyasal İslam” üzerine, çoğu subjektif ve biraz da “karalama” tarzında kaleme alınan kitapların yanında, Mustafa Karaalioğlu’nun kitabı, objektif ve geniş bakış açısı ile diğerlerinden ayrılıyor.

Dilerseniz sözü kitabın arka kapağına bırakalım:

Hilal ve Ampul, 1970′lerin başında siyaset meydanına çıkan Milli Görüş hareketinin son döneminin öyküsünü anlatıyor. Bu, birbirinin tekrarı olayların peşpeşe eklendiği dramatik bir dönemin de adıdır…

28 Şubat, Refah Partisi’ni iktidardan düşürmekle kalmadı, aynı zamanda siyaset sahnesinin de dışına çıkardı ama bu yeterli değildi. Nihai amaç, sisteme muhalif İslamcı bir partiye yaşam hakkının tanınmamasıydı.

Milli Görüş’ün sok iki partisi Refah ve Fazilet bu dönemde bir yandan sistemle mücadele ederken bir yandan da sonuçta ortadan ikiye bölünmeye varan bir iç çatışma da yaşadılar.

Ve Fazilet Partisi’nin kapatılması, bu çatışmanın tarihi bir bölünmeyle sonuçlanmasının yolunu açtı. Bir yanda hareketin doğal lideri Erbakan, diğer yanda aynı hareketin içinden çıkan en parlak politik portre olan Erdoğan…

Bir yandan geleneği “hilal”i, diğer yanda yenilenme talebinin “ampul”u…

Fazilet’in kuruluşundan kapanışına kadar yaşanan çalkantılı dönem, “İslamcı”, “gelenekçi” ve “maneviyatçı” siyasetin “muhafazakar” ve “liberal” unsurlarla aşılanma deneyini de içeriyordu. Bu deneyin kaçınılmaz bir sonucu olarak da sancılı iki doğum aynı anda yaşandı: Saadet ve Ak Parti.

İşte bu noktada bu hareketi değil, Türk siyasetini doğrudan ilgilendirecek bir çok soru ortaya çıkıyor…

30 yılı aşan dava arkadaşlıkları bir gecede nasıl noktalandı?

Erdoğan ve Gül ile Erbakan Hoca arasındaki ipler nasıl ve nerede koptu?

Milli Görüş’ün temel isimleri parti içi muhalefet konusunda nasıl yanıldılar?

Yola tek parti olarak devam etmek mümkün müydü?

Siyasi yasaklar Milli Görüş hareketini nasıl dizayn etti?

28 Şubat sürecini yakından izleyen Mustafa Karaalioğlu, Refah Partisi’nden Fazilet Partisi’ne, Saadet Partisi’nden Ak Partiye kadar yaşanan süreci analiz ediyor. Karaalioğlu’nun arka-plana ilişkin verdiği bilgiler belgesel niteliği taşıyor.

Hilal ve Ampul, İslamcı hareketin hareketin siyaset yapma şansının analiz edilmesi kadar, derin siyaset krizi yaşayan Türkiye’nin ilginç koordinatlarını da masaya yatırıyor.

Melih Bayram Dede, Dergibi, 15 Ekim 2001.

Author: Melih Bayram Dede Categories: Dergibi Tags:

Ülkücüler Metal Fırtına’nın rövanşını alıyor!

Çarşamba, 08 Kas 2006

Metal Fırtına kitabının hem ABD hem de Türkiye’de oluşturduğu fırtına yeni bir ‘Kasırga’ doğurdu. Bir psikolojik harekât unsuru olarak algılanan ve ‘Bu kitabı kim yazdırdı?’ sorusu çevresinde farklı cevapların döndüğü kitap çok konuşuldu. İçinde bulunduğumuz günlerde etkisini azaltsa da konuşulmaya ve okunmaya devam ediyor. Peki neden Metal Fırtına, ‘Kasırga’ yarattı diyor ve ‘Kasırga’yı tırnak içine alıyorum?

Cevabı az sonra: Metal Fırtına’da, ABD Türkiye’yi kolay sayılabilecek bir operasyonla işgal ediyor, Suriye’den girip, Ankara’yı biraz dağıtıp, Taksim Meydanı’na ulaşması uzun sürmüyordu. Kitabın en çok eleştirildiği yanı da buydu zaten. ABD, Türkiye’yi bu kadar kolay işgal edebilir miydi? Türk Hava Kuvvetleri, ABD uçakları ülkemiz semalarında kanat çırparken neredeydi? Türk ordusu bu kadar zayıf mıydı?

Bu sorular kafaları kurcalarken, Türkiye’nin ABD tarafından bu kadar kolay işgal edilebileceğini ürkütücü bir senaryo ile işleyen kitabın, Türk halkı üzerinde bir moral çöküntüsü yaratmayı amaçladığı konuşuldu. Gerçekten de kitabı okuyanlar şöyle bir durup düşündüklerinde bu kitabın, ABD’nin Türkiye’den daha güçlü olduğu ve Türk ordusunun o kadar da bel bağlanacak kadar ‘kahraman’ olmadığı düşüncesine kapıldılar içten içe. Yazarlarının amacı iddia ettikleri gibi, bir moral çöküntüsü yaratmak olmasa da, sonuçta böyle bir netice de oluştu.

Türk tarafında, bu tür eleştiriler yoğunlaşırken, Türklerin ülkeleri işgal edilmesine rağmen ABD’de atom bombası patlatacak kadar ileri gitmeleri ‘müttefik’imizi oldukça kızdırdı. Hatta bir akıl oyunu olan diplomasinin neferleri bile bu senaryoyu gerçek zannedip heyecana kapıldılar. Bir kitap, diplomasiyi bile bu kadar etkiliyorsa, kafalarda aslında sağlam bir stratejinizin olmadığı düşüncesi oluşabilir.

Şimdi sıkı durun: Hem Türk hem de ABD tarafını kızdıran Metal Fırtına’dan sonra, nur topu gibi bir ‘Metal Fırtına’mız daha oluyor. Bu kez ‘fırtına’ değil, daha güçlü bir ‘kasırga’ söz konusu olan. Eğer yapılan, romanlar aracılığıyla psikolojik savaşa katkıda bulunmaksa, adı ‘Amerika Bizimdir - Türklerin Amerika’yı İşgali: Bıyıklı Kasırga’ olan yeni kitap, bu katkıyı yapacak gibi görünüyor. ‘Kod Adı: Viyana III’ olan senaryo bir şekilde, ABD’nin Türkiye’yi işgal ettiği Metal Fırtına kitabının bir rövanşı niteliğinde. Kitabın yazarları Erdoğan Ekmekçi ve Adem Özyol, rövanşı almak için değişik bir yol seçmiş ve ‘kara mizah’ yapmış.

Akis Kitap yetkilileri, ‘Politik Bilim Kurgu’ olarak tanımladıkları bu kitapta, Türk halkına biraz moral vermeyi amaçladıklarını belirtiyor: ‘Romanda bunu işlemek istedik. Türk halkına moral vermek istedik. Dünya devletleri arasında hep ezilen hep itilip kakılan bir millet olarak bizim aydınlık ilerimiz için böylesine moral veren, güç veren ve kendimize ayna tutan kitaplara ihtiyacımız var. Kitap Amerika’nın Türkleşmesi kadar kendimizin yanlışlıklarını da sorgulayan bir eser. Burada yaptıklarımızı Amerika’da yapıp işlerin ters gitmesini anlattık. Neleri düzelttiğimizde bizimde düzeleceğimiz var bu romanda.’

Uzaylıların devreye girmesiyle İstanbul Ülkü Ocakları Başkanı Ahmed Arkabahçeli yeni ABD Başkanı oluyor. ABD Başkanı Arkabahçeli, ilk iş olarak ABD’nin ülke dışındaki bütün askerlerini geri çekiyor, fakir ülkelerin borçlarını siliyor. Bu da yetmiyor, Türkiye’ye on trilyon dolar karşılıksız yardımda bulunuyor. Başında bir Türk’ün bulunduğu ABD’nin resmi dili de Türkçe’dir artık. Tüm televizyon kanalları Türkçe ve İngilizce yayın yapıyor, gazeteler Türkçe ve İngilizce basılmaya başlıyor.

Beyzbolun adı çelik çomak sporu olurken, ABD bayrağında da değişiklik yapılıyor, bayrağa üç hilal takviyesi yapılıyor! Beyaz Saray’ın adı değiştirilip, Türk bayrağının renklerine uygun olarak ismi, Kırmızı Beyaz Saray olarak değiştiriyor. Bina bu isme uygun olarak da kırmızı ve beyaz renklere boyanıyor.

Ramazan ve Kurban bayramlarıyla birlikte 23 Nisan, 29 Ekim, 19 Mayıs ve 30 Ağustos’ta Amerika’da ulusal bayram olarak kabul edilmiştir.

Çoğunluğu Türk kökenli olduğu bilimsel açıdan da ispatlanan Kızılderililer de unutulmamıştır. Washington D.C.’ye dev bir kızıl derili anıtı dikilerek katliam için özür dilenmiştir. Hayatta kalan Kızılderililere de savaş tazminatı ödenmişti ve Türkçelerini düzeltmeleri kararlaştırılmıştır.

Ülkücü kahramanlar da unutulmaz. Abdullah Çatlı ve Alparslan Türkeş gibi Türk büyüklerinin heykelleri bütün eyaletlerde şehir merkezlerine dikilir.

Sokaklarda ve maçlarda satılan hot dog yasaklanmış onun yerine kokoreçi teşvik edici yasalar çıkartılmıştır. Özgürlük anıtına bıyık takılır! ABD’de çok şey değişmiştir. Yine de sanki tüm bunlar henüz sadece başlangıç gibidir. Sanki fırtına öncesi sessizlik vardır Amerika’da!

Beyaz Saray’da Clinton’la Monica’nın aşklarına sahne olan Başkanların mekanı Oval Ofis’te çiğ köfte partileri düzenlemek ve tavanına çif köfte yapıştırmak, CNN’de kaynana Semra tarzı yarışmalar yayınlamak gibi bir çok ilginç olayın yer aldığı kitap, önümüzdeki günlere damgasını vuracak!

Melih Bayram Dede, Dergibi, 29 Mart 2005.

Author: Melih Bayram Dede Categories: Dergibi Tags:
Improve the web with Nofollow Reciprocity.